Gökyüzünden Gelenler ve İnsanlığın Gizemli Kökenleri
Gökyüzünden indiler. Bilgi ve güçle geldiler ve sonra iz bırakmadan kayboldular. Sümerler onlara Anunnaki adını vermişti. İnsan kaderini biçimlendirmek üzere göklerden inen tanrılardı. Kutsal kitaplar bile aslında onlardan bahsediyor. Gözcülerden ve bu dünyaya ait olmayan varlıklarla olan birleşmelerden doğan devlerden söz eder. Tüm bunlar sadece bir efsane, hikaye ya da destan gibi görünebilir. Ancak bu anlatılar, birçok yazıda, hikayede ve halkların derin belleklerinde günümüze kadar yaşamışlardır. Peki, onların kanı hala bazı insanların damarlarında akıyor olabilir mi? Anunnaki ya da onların soyundan gelenler sessizce aramızda yaşıyor ve modern dünyamızı bir şekilde yönetiyorlar mı? Gelin, bu gizemi birlikte keşfetmeye çalışalım.
Anunnaki’nin hikayesi, binlerce yıl öncesine, antik Sümer topraklarına uzanıyor. Yani yazılı kaynaklara göre öyle. Aslında bu hikayenin kökenleri çok daha eskiye dayanıyor olabilir. Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki geniş ovada, Mezopotamya’da, dünyanın ilk uygarlıklarından biri tarihini kil tabletleri üzerine yazmaya başladı. Bu insanlar Sümerlerdi ve Enuma Eliş gibi yazıtlarında göklerden gelen, büyük güçlere sahip varlıklardan söz ettiler. Onlara Anunnaki diyorlardı.
Anunnaki Kimdi?
Sümerlere göre Anunnaki sıradan tanrılar değildi. Onlar, gökyüzü tanrısı Anu ile yeryüzü tanrıçası Ki’nin birleşiminden doğan geniş bir kozmik ailenin parçalarıydı. Bu iki ilahi varlığın birleşiminden, both göklerde yaşayan hem de dünyaya seyahat eden birçok çocuk doğdu. Bu göksel ziyaretçilere Anunnaki deniyordu. Bu isim, “Anu’dan gelenler” ya da basitçe “göklerden gelenler” anlamına geliyordu. Sümer mitolojisinde Anunnaki, bilge ve güçlü varlıklar olarak tanınıyordu. Yağmur, rüzgar, tarım ürünleri ve adalet üzerinde kontrol sahibi olduklarına inanılıyordu. Her tanrının özel bir görevi vardı. Örneğin, Enlil hava üzerinde hüküm sürer ve ilahi yasaları uygulardı. Kardeşi Enki ise bilgeliği ve teknolojiyi yönlendirirdi; su ve yaratılışla derin bir bağı vardı. Bazı hikayelerde Enki’nin, nehirler ve kanallar yaratarak insanlara sıcak Mezopotamya ikliminde hayatta kalmalarına yardımcı olduğu anlatılır.
Anunnaki’nin büyük şehirler inşa ettiği söylenir: Eridu, Uruk, Nippur gibi. Bu şehirler, tanrıların ve insanların yan yana yaşadığı yerlerdi. Düzlüklerden yükselen ziggurat adı verilen tapınaklar, gökyüzü ile yeryüzü arasında bir köprü işlevi görüyordu. Kil tabletler, tanrıların insanlara verdiği güçlü yasalar ve teknolojilerden sıkça söz eder. Yazı, mimari, matematik ve tıp gibi alanlarda insanlığa sunulan bu hediyeler, Anunnaki tarafından sağlanmıştı. Amaç, insanların düzenli bir toplum kurmasına yardımcı olmaktı. Ancak bu, Anunnaki hakkında anlatılanların yalnızca küçük bir başlangıcıydı.
Zecharia Sitchin ve Anunnaki’nin Modern Yorumu
Bu tabletlerin yazılmasından binlerce yıl sonra, Anunnaki modern tartışmalara dahil edildi. İnsanlar, belki de internet sayesinde, bu eski hikayeleri yeniden keşfetti. 1970’lerde Zecharia Sitchin adlı bir yazar, bu antik hikayelere farklı bir açıklama getiren bir kitap dizisi yayınladı. Yazdıkları oldukça tartışmalıydı; birçok insan bunları kabul edemedi. Ancak bir grup insan, Sitchin’in anlatımlarının kutsal kitapların çevirileriyle çok yakın olduğunu fark etti. Sitchin, Sümer çivi yazısı metinlerini titizlikle inceledi, ancak onları birer efsane olarak değil, tarihsel ve bilimsel kayıtlar olarak yorumladı.
Sitchin’e göre Anunnaki, ruhani tanrılar değil, başka bir dünyadan gelen zeki varlıklardı. Çünkü gökten gelmişlerdi. Onların, güneşimizin etrafında uzun bir yörünge izleyen Nibiru adlı uzak bir gezegenden geldiğine inanıyordu. Sitchin, bu gezegenin dünyaya yalnızca her 3600 yılda bir yaklaştığını söylüyordu. Teorisine göre Anunnaki, çok eski çağlarda dünyaya geldi; modern insanlar ortaya çıkmadan çok önce. Amaçları basitti: Dünyanın doğal kaynaklarını, özellikle de gezegenlerinin atmosferi için gerekli olan altını çıkarmaktı. Güney Mezopotamya bölgesine iniş yaptılar ve gelişmiş bilgi ve araçlarıyla maden çıkarmaya başladılar. Ancak bu iş, onlar için bile zordu.
İnsanlığın Yaratılışı: Genetik Mühendislik mi?
Sitchin’in Sümer metinlerini yorumlamasına göre, Anunnaki fiziksel çalışmayı yapabilecek, talimatları izleyebilecek ve dünyada yaşayabilecek yeni bir işçi yaratmaya karar verdi. Dünyada zaten yaşayan ilkel insansı bir canlıyı seçtiler ve genetik mühendislik yoluyla kendi DNA’larını bu varlıkların DNA’sıyla birleştirdiler. Sonuçta, birçok denemeden sonra ilk modern insan ortaya çıktı. Sümer hikayelerinde, Tanrıça Ninhursag, Enki ile birlikte “yaratılış evi” adı verilen özel bir yerde çalışıyordu. Burada “kil” kullanılarak –ki bu kelime biyolojik materyali simgeliyordu– yeni bir varlık şekillendirdiler. Metinler, birçok deneme ve başarısız prototiplerden söz eder; ta ki konuşabilen, anlayabilen ve üreyebilen bir örnek başarılı olana kadar. Bu varlığa Anunnaki, Adamu adını verdi. Bu isim, daha sonraki kutsal kitaplarda geçen Adem kelimesine oldukça yakındı.
Zamanla daha fazla insan yaratıldı ve özellikle Sitchin’in Abzu olarak adlandırdığı, muhtemelen Afrika’daki bir bölgeye, madenlerde ve tarlalarda çalışmaları için gönderildiler. Nesiller geçtikçe insanlar yayıldı ve yaratıcılarının yollarını öğrendi. Tarım, mimari, takvim ve yazı bilgisi insan icadı değildi; hepsi Anunnaki’nin öğretisiyle geldi. Ancak bazıları, Anunnaki’nin yalnızca bilgi değil, aynı zamanda kan da verdiğini söylüyor. Çünkü bazı doğanlar, doğrudan insanlarla Anunnaki arasındaki çocuklardı. Eğer Sitchin haklıysa, bizler bir şekilde Anunnaki’nin çocuklarıyız.
İlahi Kan ve Gılgamış Destanı
Anunnaki’nin modern insanları yarattığı fikri –daha doğrusu genetik yolla geliştirdiği fikri– kendi başına yeterince gizemli. Ancak bazı antik kaynaklar, belirli insanların yalnızca tanrılar tarafından yaratılmadığını, onlardan doğduğunu da ima eder. Binlerce yıl önce, antik Uruk şehrinde güçlü bir kral hüküm sürüyordu: Gılgamış. Onun hikayesi, insanlık tarihindeki bilinen en eski edebiyat eserlerinden biri olan Gılgamış Destanı’nda detaylıca anlatılır. Gılgamış sıradan bir kral değildi. Sümer tabletlerine göre o, “üçte biri ilahi, üçte ikisi insandı.” Metinlere göre babası ölümlü bir adam, annesi ise Ninsun adında bir tanrıçaydı. Gücü, bilgeliği ve kibri, bu ilahi mirasla açıklanıyordu. Hikayesi; maceralar, savaşlar ve ölümsüzlüğün sırlarını keşfetme arayışıyla doluydu.
Gılgamış, bu şekilde anlatılan tek figür değildi. Antik dünyada pek çok hükümdarın tanrılardan geldiği söyleniyordu; hem mecazi hem de literal anlamda. Sümer metinlerinde bazı krallar, Anu’nun oğulları olarak adlandırılırken, diğerleri yeryüzüne hükmeden güçlü tanrı Enlil tarafından seçilmişler olarak tanımlanıyordu. Bu unvanlar, yalnızca siyasi güçten daha fazlasını ifade ediyordu. O dönemin insanları için bu, tanrısal kanın kanıtıydı. Bu kralların içinde tanrıların kıvılcımı olduğuna inanılıyordu. Yönetimleri, oy ya da savaşla değil, kutsal bir soy hattı aracılığıyla miras alınmıştı.
Bu fikir sadece Sümerlerle sınırlı değildi. Mısır’da firavunlar, güneş tanrısı Ra’dan geldiklerini iddia ediyordu. Japonya’da imparatorlar, soylarını tanrıça Amaterasu’ya kadar takip ediyordu. Mezoamerika’da yöneticiler, dünyaya liderlik etmek üzere gönderilen göksel varlıklardan geldiğine inanılıyordu; örneğin Tüylü Yılan ya da Quetzalcoatl gibi. Peki, bu göksel kan hatları sadece efsanelerden mi oluşuyordu?
Anunnaki’nin Melez Soyu ve Kraliyet Aileleri
Sitchin’in teorisine göre, Anunnaki yalnızca insanları yaratmakla kalmadı, aynı zamanda onlarla birlikte yaşadı. Zamanla insan eşler edindiler ve böylece benzersiz bir soy hattı oluştu. Bu melez nesiller, Sitchin’e göre daha güçlü, daha zeki ve daha uzun ömürlüydü. Krallar, rahipler ve danışmanlar oldular. Her uygarlıkta yöneticiler, yalnızca unvanlarıyla değil, doğuştan ilahi olarak kabul ediliyordu. Eğer tüm bunlara inanılırsa, bu tek bir şeyi işaret ediyor: Dünyanın kraliyet aileleri, belki de Anunnaki geninin gerçek koruyucularıydı ve bu özellikler kan yoluyla aktarılıyordu.
Bu nedenle tarih boyunca kraliyet aileleri hep kapalı bir çember içinde evlenmişti. Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da, Anadolu’da ve Amerika’da krallar, kraliçeler ve imparatorlar, soylarını dikkatle korumuş, çoğu zaman siyasi ve kişisel bedeller ödemiştir. Bu durum, modern bilimdeki en gizemli ipuçlarından birine götürüyor: RH negatif kan grubu.
RH Negatif Kan: Anunnaki’nin Mirası mı?
Dünyadaki insanların yaklaşık %85’i RH pozitif kan grubuna sahiptir. Bu, kırmızı kan hücrelerinde RH faktörü veya resus faktörü olarak bilinen bir proteini taşıdıkları anlamına gelir. Ancak insan nüfusunun yaklaşık %15’i bu proteine sahip değildir. RH negatif kişiler, RH pozitif bir bağışçıdan kan aldığında ciddi bir bağışıklık tepkisi geliştirebilir. Daha rewarding, bir RH negatif anne, RH pozitif bir bebek taşıdığında, bağışıklık sistemi fetusu tehdit olarak görüp saldırabilir. Günümüzde doktorlar bu durumu ilaçlarla yönetebiliyor, ancak geçmişte bu durum çoğu zaman trajik sonuçlar doğuruyordu.
Bu biyolojik engel, önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Eğer tüm insanlar aynı kökenlerden geliyorsa, bu tür bir reddetme neden olur? Bazı araştırmacılar, bunun çok eski bir farklılığa işaret edebileceğini düşünüyor; insanlık hikayesinin okulda öğretilenden çok daha derinlere uzandığını. RH negatif kan, RH pozitif kan gibi doğal bir şekilde evrimleşmemiş olabilir. Hatta bazıları, bunun hiç evrimleşmediğini bile düşünüyor. Peki, bu kan bizden gelmediyse, o zaman nereden geldi?
RH negatif kan, en sık Avrupa’da görülüyor ve özellikle Fransa-İspanya arasındaki Pireneler dağlarında yoğunlaşıyor. Bu izole bölgede, Basklar olarak bilinen benzersiz bir etnik grup yaşıyor. Basklar, yalnızca kan gruplarıyla değil, diğer özellikleriyle de farklılar. Dünyada başka hiçbir dile benzemeyen bir dil konuşurlar; bu dilin Latin, Kelt veya Cermen dilleriyle açık bir bağlantısı yoktur. Gelenekleri eski, kökleri gizemlidir. Bask nüfusunun %35’ine kadar olan kısmı RH negatif kan taşıyor; bu, dünya ortalamasının iki katasından fazla.
Bazı teorisyenler, Baskların Atlantis’in yaşayan son mirasçıları olabileceğini düşünüyor. Atlantis, tarih boyunca tasvir edildiği kadarıyla, kendi çağının diğer tüm uygarlıklarından çok daha ileri bir medeniyet olarak anlatılıyor. Bu fikirden yola çıkıldığında, Atlantis’in hayatta kalanlarının yalnızca ileri düzey bilgiyle değil, aynı zamanda benzersiz bir genetik mirasla da dünyaya geldikleri öne sürülmüştür. Atlantis, bazen yıldızlardan gelen eski ziyaretçiler veya öğretmenlerle ilişkilendirildiği için, birçok araştırmacı Atlantislilerle Anunnaki arasında bir bağlantı kurmuştur. Eğer Anunnaki, erken insanlara bilgilerini aktarmışlarsa, Atlantis dünyasının şekillenmesinde de rol oynamış olmaları mümkün görünüyor.
David Icke ve Sürüngen Soyu
Antik gizemler dünyasında bir başka tartışmalı ses, İngiliz yazar David Icke’tır. 1990’larda Icke, birçok kişiyi şaşkına çeviren bir teori ortaya attı. Ona göre, dünya genelindeki güçlü liderler –başkanlar, kraliyet mensupları, hatta bankacılar– tam anlamıyla insan değildi. Icke’a göre, onların soyları Anunnaki’ye dayanıyordu. Ancak Icke, bu fikri bir adım öteye taşıdı. Anunnaki, yalnızca tanrılar veya uzaylılar değildi; onun yorumuna göre, başka bir yıldız sisteminden gelen şekil değiştirebilen sürüngenlerdi.
Icke’ın The Biggest Secret adlı kitabında, Anunnaki’nin yeraltı üslerinde gizlendiğini ve insan toplumlarını perde arkasından kontrol etmeye başladığını ileri sürdü. Bunu yapabilmek için insanların arasında kaynaşmaları gerekiyordu. Icke’a göre, bu yüzden yarı insan, yarı sürüngen bir kan hattı oluşturdular. Bu melez aileler, eski krallıklarda güç pozisyonlarına yerleştirildi. Zamanla bu kan hatları, modern hükümetlere, kraliyet soylarına ve gizli örgütlere yayıldı. Icke, günümüzün yönetici elitlerinin –İngiliz kraliyet ailesi, Amerikan politik aileleri, bazı politikacılar ve zengin banker aileleri dahil– ortak bir genetik bağlantıya sahip olduğunu düşünüyor.
İşte “Mavi Kan” kavramı burada yeni bir anlam kazanıyor. Icke’a göre, bu sadece soyluluğu betimleyen bir mecaz değil; gerçekte literal bir ifade. Nesiller boyunca dikkatle aktarılan farklı bir kan, Anunnaki ile bağlantılarını korumak için özellikle tasarlanmıştı. Ancak bu bağlantı, keşfetmemiz için amaçlanmamış bir yerden başlamış olabilir. Icke’a göre, bu kan hattı, kayıtlı tarihten çok önceye, Anunnaki’nin Alfa Draconis adlı bir yıldız sisteminden geldiği zamana dayanıyor. Dünyada bir merkez kurdular; muhtemelen Sümer tabletlerinin Eden ya da Aden (doğruların yurdu) olarak adlandırdığı yere yerleştiler. Kutsal kitaplarda bahsedilen Aden Bahçesi, tam olarak bu bölgeydi. Buradan Anunnaki, sadece yaşam yaratmak için değil, aynı zamanda onu yönetmek için insanlarla karışmaya başladı.
Icke’ın teorisi, belirli ailelerin neden bu kadar uzun süre iktidarda kaldığını açıklıyor. Ona göre, bunlar tesadüfen ya da halkın iradesiyle seçilmiş değiller; kan yoluyla seçilmişlerdi. Bu sistemi, küresel kontrol ağı olarak adlandırıyor: Sessizce işleyen, antik bilgi ve ileri teknolojiyi kullanan bir ağ; sürekli olarak birbirlerini kollayan ve masa altından el sıkışan bir ağ. Icke, günümüzde yaşanan olayların –savaşlar, ekonomik krizler, hatta pandemiler– insanlığı bölmek ve dikkatlerini dağıtmak için uzun vadeli bir planın parçası olduğunu düşünüyor. Bu sırada gizli kan hatları, kontrolü elinde tutuyor.
Daha da inanılmaz olan, Icke’a göre sürüngen soyundan gelenlerin çoğu zaman insan gibi göründüğü, ancak belli koşullar altında görünümlerini değiştirebildiğidir. Bazı insanlar, canlı yayınlarda kamuya mal olmuş kişilerin gözlerinde veya ciltlerinde garip değişimler gözlemlediklerini iddia etmiştir. Icke’ın teorileri, bilim kurgu gibi gelebilir ve pek çok uzman onun görüşlerini tuhaf veya tehlikeli olarak eleştirmiştir. Ancak eleştirilere rağmen, teorisi küresel bir takipçi kitlesi kazandı. Bugün 40’tan fazla ülkede insanlar onun konferanslarına akın ediyor ve kitaplarını okuyor. İnananlar için işaretler her yerde: belirli ailelerdeki güç yozlaşması, elit grupların gizliliği ve antik sembollerin tekrar tekrar kullanımı. Bu görüşe göre, aynı kan hattı, antik Sümer’den Mısır’a, Orta Çağ Avrupası’ndan günümüzün yönetim odalarına ve parlamentolarına kadar hüküm sürmüştü.
Kutsal Kitaplarda Anunnaki: Nefilimler ve Devler
Anunnaki’ye benzer bir hikaye, kutsal kitaplarda, özellikle İncil’de de yer alıyor. Peki, ya aslında farklı bir isim altında aynı varlıklardan bahsediliyordu? İncil’in en eski ve gizemli ayetlerinden biri, Yaratılış Kitabı 6:4’te şöyle yazıyor: “O günlerde yeryüzünde devler vardı ve Tanrı’nın oğulları, insanların kızlarıyla evlenip onlardan çocuk sahibi oldular.” Bu anlatı oldukça net. Bu devler, Nefilim olarak bilinir. Pek çok araştırmacı, onların sadece iri insanlar olmadığını, melez olduklarını düşünüyor. Teoriye göre, “Tanrı’nın oğulları” sıradan erkekler değildi; göklerden gelen güçlü varlıklardı. Bazıları, bunların Mezopotamya metinlerinde Anunnaki olarak bilinen aynı varlıklar olduğunu düşünüyor: Gelişmiş varlıklar veya dünyaya inmiş “düşmüş melekler.”
Bu bakış açısına göre, antik Sümer’in Anunnaki’leri ve İncil’deki düşmüş melekler aynı varlıklar. Her ikisi de gökyüzünden gelmiş, ileri bilgi paylaşmış ve daha sonra insan kadınlarıyla çiftleşerek yasak bir çizgiyi aşmış varlıklar olarak tanımlanıyor. Bu birlikten doğan çocuklar, Nefilimlerdi. Normal insanlardan daha uzun, güçlü ve zaman zaman daha şiddetli bir ırk olarak anlatılıyordu. Nefilimler, antik dünyada korku saldı. Bazılarına göre, varlıkları büyük tufanın sebeplerinden biriydi. Nuh’un hikayesinde, Tanrı yeryüzünü yozlaşma ve şiddetle dolu olarak gördü ve neredeyse tüm yaşamı yok etmeye karar verdi. İncil, Nefilimlerin tufanda yok edildiğini söylese de, bu belki de hikayenin tamamı olmayabilir.
Nuh’un zamanından sonra, İncil’in sonraki kitaplarında yeniden tuhaf gruplar ortaya çıkmaya başlar: Normal insanlardan daha uzun, daha güçlü ve daha korkutucu kişiler. Örneğin, Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Ad kavmi gibi. İncil’de ise Anakimlerden söz ediliyor. Bu devler, dönemin İsrailli casusları Kenan diyarına girdiklerinde, Sayılar Kitabı’nda gördüklerini anlatmıştır. Casuslar geri döndüğünde şöyle demiştir: “Orada Nefilim’i gördük. Anak’ın soyundan geliyorlar. Onların gözünde biz çekirgeler gibi göründük.” Anakim, Nefilim’in doğrudan soyundan geliyordu. Yüksek tepelerdeki sağlam şehirlerde yaşıyorlardı. Bazı metinlerde “Anak’ın oğulları” olarak da anılırlar. Bu gizemli figür, tufan sonrası bir melez olabileceği düşünülen bir karakterdir.
İncil’de adı geçen bir diğer grup, Refaimdir. Onlar da devlerdi ve aynı bölgede yaşıyorlardı. Bazı şehirleri, dev taş yatakları ve devasa konutlarla betimlenmiştir. Bunun dışında Emim, Zuzim ve Zamzumim gibi başka isimler de geçer. Hepsi, Kenan çevresinde yaşamış, güçlü ve iri insanlar olarak anlatılmıştır. Zamanla bu dev kabilelerinin çoğu, İsrailliler tarafından ya uzaklaştırıldı ya da yenildi. Bazıları kıyıdaki Filistin şehirlerine kaçtı. Burası, tarihteki en ünlü devlerden birinin ortaya çıkacağı yerdi.
Golyat ve Devlerin Mirası
İncil’de bilinen son devlerden biri, Golyat’tır. Samuel Kitabı’nda anlatılan Golyat, Gat şehrinden bir savaşçıdır. Boyu 3 metreden fazla ve zırhı, çoğu insanın taşıyamayacağı kadar ağırdır. Golyat’ın boyu, gücü ve korkutucu varlığı, onu sıradan bir askerden ayırıyordu. Pek çok kişi, onun Anakim’in doğrudan soyundan geldiğine ve Nefilim kan hattının hayattaki son izlerinden biri olduğuna inanır. Bazı teorisyenler, Nefilim DNA’sının hala bazı insan ailelerinde –özellikle eski kabileler, kraliyet soyları veya rahipliklerle bağlantılı ailelerde– var olabileceğini öne sürer. Bu kişiler dev olmayabilir, ancak genlerinde sıra dışı bir şey taşıyor olabilirler: güç, zeka veya farklı bir kan türü gibi.
Modern Zamanlarda Anunnaki İzleri
Peki, Anunnaki soyundan gelenler bugün hala aramızda mı? Gerçek şu ki, günümüzün kraliyet ailelerinin Anunnaki kanını taşıyıp taşımadığını ya da dünya liderlerinin gerçekten yıldızlardan gelen şekil değiştiren sürüngenlerden mavi kana sahip olup olmadığını kesin olarak bilemeyebiliriz. Ancak bir şey kesin: Bir zamanlar bu dünyada tam anlamıyla insan olmayan varlıklar yürümüştü. Modern zamanlarda, eski hikayelerin yankılandığı olaylar da gün yüzüne çıktı. Devler, tuhaf özellikler ve imkansız güçlerle görülen varlıklar… Bunu görenler, yalan söylemek için hiçbir neden taşımıyordu.
Örneğin, Kandahar Devi olayını ele alalım. 2002 yılında, Afganistan’ın uzak dağlarında gerçekleştirilen bir askeri görev sırasında, bir grup Amerikan askeri tuhaf bir mağaraya rastladı. İçeride buldukları şey, hiçbir resmi raporda asla yer almayacaktı. Eski askerlerle yapılan röportajlara göre, gölgelerden devasa bir insansı varlık çıktı. En az 4 metre boyundaydı. Ateş kırmızısı saçları, soluk teni, ellerinde ve ayaklarında altışar parmağı ve bir telefon direği büyüklüğünde bir mızrağı vardı. Varlık, inanılmaz bir hızla saldırdı ve bir asker anında öldü. Diğerleri, ellerindeki her şeyi kullanarak ateş açtı. Uzun bir çatışmanın ardından dev sonunda çöktü. Ancak kimse bunu belgeleyemeden bir helikopter geldi, cesedi aldı ve uzaklaştı. Bir daha asla görülmedi. Askeri yetkililer sessiz kaldı, ancak olayın tanıkları asla unutmadı.
Buna ek olarak, Nevada’daki Lovelock Mağarası’na bakalım. 1911 yılında, güvercin gübresi arayan madenciler, çok daha şaşırtıcı bir şeyle karşılaştılar: Kırmızı saçlı devlerin korunmuş kalıntıları. Boyları 2,5 ila 3 metre arasında değişiyordu. Arkeologlar, bizimkinden çok daha büyük eller için yapılmış aletler buldular. Yerel Paiute Kızılderilileri, uzun yıllardır Si-Te-Cah adlı bölgede bir zamanlar dolaşan, şiddetli, savaşçı, kırmızı saçlı devler hakkında hikayeler anlatıyordu. Ana akım bilim, kırmızı saçları zamanın ve sıcaklığın bir oyunu olarak açıklamaya çalıştı. Ancak benzer efsaneler, Amerika kıtasının dört bir yanında mevcut.
Sonuç: Anunnaki’nin Mirası Hala Aramızda mı?
Tüm bu modern teoriler; antik Sümer’de yazılanları, kutsal kitaplardaki anlatımları ve dünyanın dört bir yanındaki tapınak duvarlarındaki hikayeleri açıklıyor. Belki de asıl soru şu: Anunnaki’nin soyundan gelenler hala aramızda mı? Onlar dünyadan neden ayrılmadılar? Bu gizemli varlıklar, insanlığın kökeninde gerçekten bir rol oynadıysa, onların mirası –genetik, kültürel ya da teknolojik– modern dünyada hâlâ var olabilir. RH negatif kan, kraliyet soyları, antik hikayeler ve modern tanıklıklar, bu soruya kesin bir yanıt vermese de, insanlık tarihinin sandığımızdan çok daha karmaşık ve gizemli olabileceğini düşündürüyor. Ne dersiniz? Bu eski varlıklar, belki de hâlâ gölgelerde, bizimle birlikte yürüyor olabilir mi?